insan odalardır, sessiz
betondan, kablodan, eşyadan akan…
Doğan Ergül-(Uykulu Yağmur)
Gözümü zorlukla açtım. Odadaki soluk ama rahatsız edici, homojen ışık nedeniyle gözlerimi sürekli kırpıştırmam gerekiyordu. Şiddetli bir baş ağrısıyla uyanmıştım. Sonunda gözlerimi açıp etrafıma baktığımda kendi odamda olmadığımı fark ettim. Sert beton zemin üzerinde, yerde yatıyordum. Gözümü kamaştıran ışık da, fabrikalarda kullanılan cinsten, kırık camlı bir floresan lambaydı. Bu şeffaf camlı, etrafı metal bir iskeletle örülmüş, dikdörtgen şekilli lamba, etrafa aydınlatmayan, daha çok odayı soluk bir sis içinde kaybolmuş gibi gösteren, beyazımsı bir ışık yayıyordu. Çatlak camlarından içine dolmuş siyah tozlar, minik kara karıncalar gibi topak olmuş, ışığın bir kısmını kesiyorlardı. Etrafta durmadan uçuşan, soba isine benzer tozlar vardı. Sinekler gibi uçup yüzüme konuyorlardı. Onları durmadan elimle kovmak zorunda kalıyordum.
Şaşkındım. Ani bir korku tüm vücudumu sardı ve aceleyle doğruldum. Tamamen betondan yapılmış, gri bir hücredeydim. Duvarlarda, nemden dolayı yol yol uzayıp giden çizgiler, küf rengi lekeler ve ince siyah çatlaklar vardı. Zeminden yükselen bulutumsu bir duman içerisindeymiş gibi görünen beton bir kutunun içinde hapsolmuştum. Korku ve merakla odayı incelemeye başladım. Tedirginlikle nerede olabileceğimi ve buradan nasıl çıkacağımı anlamaya çalışıyordum. Bu tekinsiz mekanda çok yavaş hareket etmeye özen göstermeliydim.
Odada renge dair hiçbir iz yoktu. Sonsuz bir griliğin içinde yitip gitmiştim sanki. Sonra odanın bir duvarında zar zor seçebildiğim demir bir kapı olduğunu fark ettim. Kapıya doğru koşup, kolu bütün gücümle zorlayıp açmaya çalıştım. Ama yerinden kıpırdamıyordu. Sonra kapıya vurup bağırmaya başladım. Herhangi bir kimsenin sesimi duyup duymadığını bile bilmiyordum. Bir süre uğraştıktan sonra pes edip bir köşeye oturdum. Düşünmeliydim. Bu bir kabus olmalıydı. Buraya nasıl gelmiştim?
Kim yapıyordu bu kötü şakayı? Paniğe kapılmamalıydım. Bir çıkış yolu bulacaktım elbet. Bir süre sessizce bekledim. Belki artık bu işkenceye son verirlerdi. Gücümün ve nefesimin tekrar normale dönmesi gerekiyordu. Ne ile karşı karşıya olduğumu bilmiyordum bile. Birileri bana fena halde kızmış olmalıydı. Birileri bana şaka yapıyordu. Bu kesindi. Ama ne olursa olsun bir an önce buradan çıkmalıydım.
Duvarlar, bu tek kapı dışında çıplaktı. Herhangi bir kamera cihazı veya havalandırma yoktu. O halde dışarı çıkmak için kesinlikle bu kapıyı açmak zorundaydım. Zaman çok hızlı geçiyordu. Acıkmaya ve susamaya başlamıştım. Su ya da yiyecek yoktu burada. Bağırıp haykırmak ve kapıyı yumruklamak da bir işe yaramıyordu. Kimse yoktu kapının ardında. Sonsuz bir sessizlik. Bu hücrede yapayalnızdım. ‘Ben deli değilim. Bu bir rüya değil. Düşünmeliyim. Buradan çıkmalıyım. Enerjimi boşa harcıyorum. Bu gerçek. Buradan çıkmalıyım!’ Saatler hızla geçiyordu. Kimse beni duymuyordu. Kimse gelmeyecekti. ‘Kimin umurunda? Burada olmam kimin umurunda? Yalnızca benim umurumda’. Kimse burada olduğumu bile bilmiyordu. İçeride nefes almak gittikçe güçleşiyordu ve ne kadar hava kaldığını kestiremiyordum. Paniğe kapılmaya başlamıştım.
Sonra büyük bir gürültüyle oda sallanmaya başladı. Sanki birisi bu beton kutuyu tekmeliyordu. Devasa bir çöp kamyonu ya da kocaman bir iş makinesi adeta beton kutuyu havaya kaldırıp silkeliyor gibiydi. Korkunç bir uğultu kulaklarıma doluyordu. Belki de metro tünelinin tam altındaydı burası. Çünkü odanın üzerinden büyük bir aracın geçmekte olduğunu sanıyordum. Duvarlardaki ve tavandaki ince çatlaklardan irili ufaklı taş parçaları dökülmeye başladı. Sanki deprem oluyordu. Ortalığı kalın bir toz tabakası kaplamıştı. Nefes almak iyice zorlaşmıştı. Toz, gözlerimi yaşartıyordu. Kollarım ve ellerim, düşen ve savrulan taş parçalarından dolayı sıyrıklarla dolmuştu. Bundan korunmam olanaksızdı. ‘Burada öleceğim!’ diye düşünürken sarsıntı birden kesildi. Düşen taşlardan birkaçı daha başıma isabet etti ve toz biraz olsun zemine çökek yatıştı. Öyle çok parçalanma olmuştu ki, duvarlarda açılan yarıklarda yer yer demirler görünüyordu. Odanın her yanı moloz yığınıyla kaplanmıştı ve ben dışarı çıkamıyordum. Sivri taşlar, ayağa kalkmaya çalıştıkça ellerime, dizlerime batıyor, kanatıyorlardı. Canım acıyordu. Üstelik bu cehennemde tek başınaydım. Çevremi zar zor görüyordum. Boğazım yanıyordu. Dudaklarım susuzluktan ve tozdan birbirine yapışmıştı. Her yanım beyaz lekelerle dolmuş, saçlarım ve kirpiklerim, sanki bu hafif, yapışkan ve inatçı maddeyle sıvanmıştı. Tozla yıkanmış gibiydim. Bembeyaz ama kirliydim. Yavaş yavaş ölecektim bu mezarda.
İçerisi dayanılmaz derecede havasız ve sıcak olmuştu. Terden sırılsıklamdım. Ellerimle, zayıf bir nokta var mı diye durmadan duvarların yüzeylerini yokluyordum. Pürüzlü doku avuçlarımı kesiyordu. Sarsıntıda açılan ufak boşluklara parmaklarımı sokup araştırıyordum umutsuzca. Parmak uçlarım beton demirlerine sürtüp yaralanıyordu. ‘Burada açlık ve susuzluktan ölmezsem tetanostan öleceğim’ diye düşünüyordum. Durum gittikçe daha vahim bir hal alıyordu. Öfkelenemeyecek kadar korkmuş ve paniklemiştim. Her yanım gerilmişti ve sızlıyordu. Kendimi bırakmak üzereydim. ‘Hatırlamıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Buraya nasıl geldim? İşten eve döndüm. Akşam erkenden yatıp uyudum. Şimdi buradayım işte ve çıkış yolunu bilmiyorum’. Kendi kendime konuşmaya başlamıştım. Geçen saatlerle birlikte aklımı da yitiriyordum sanki.
Gücümü topladığım her an kapıya saldırıp, o düşman kolu çevirmeye çalışıyordum. Ama açılmıyordu bir türlü. Demirden yapılmış bir mezar taşı gibi hareketsiz duruyordu öylece. Sanki kendi mezarımın içinde ölmemek için debeleniyordum. ‘Son’ hazırdı. Hayatın küçük bir maketi olmalıydı bu hücre. Sanki hepimizin kendi hücrelerinin içinde ölüme doğru koşarken, hayatta kalmak için çabalayıp durduğunu bana hatırlatmak için inşa edilmişti. ‘Nihai son’u biliyoruz oysa. Herkes için aynı olan o ‘kaçınılmaz son’u biliyoruz. Bir hücrede veya rutin bir yaşamın içinde olmamız ne fark ettirecek ki? Bunu anlamak için buraya kapatılmıştım. Fakat en az bu nihai son kadar gerçek olan başka bir şey daha vardı; hayatta kalma içgüdüsü. Saçma bir hayat yaşıyor olsak da bizi hayatta tutan içgüdü. İşte bu içgüdü haykırıyordu şimdi benim yerime; ‘her şeye rağmen yaşamalıyım, yaşamalım, yaşamalıyım!’
Kendi çığlık sesime uyandım. Hala beynimde yankılanıyordu o ‘yaşamalıyım’ sesi. Derin bir nefes aldım. Pencereden sabahın sütsü ışığı süzülüyordu. Güzel bir sabahtı. Henüz saatim çalmamıştı. Gördüklerimin etkisiyle sımsıkı yumruk yaptığım, bir önceki hareketli iş gününden kalan yaralarla dolu ellerim acıyordu. Bu kabustan uyandığıma sevinerek, yeni bir şantiye günü koşturmacasına hazırlanmak üzere yataktan kalktım. İşte asıl bu gerçekten kaçış yoktu.
