Oda

•10/04/2012 • 1 Yorum

 

insan odalardır, sessiz

betondan, kablodan, eşyadan akan…

Doğan Ergül-(Uykulu Yağmur)

 

Gözümü zorlukla açtım. Odadaki soluk ama rahatsız edici, homojen ışık nedeniyle gözlerimi sürekli kırpıştırmam gerekiyordu. Şiddetli bir baş ağrısıyla uyanmıştım. Sonunda gözlerimi açıp etrafıma baktığımda kendi odamda olmadığımı fark ettim. Sert beton zemin üzerinde, yerde yatıyordum. Gözümü kamaştıran ışık da, fabrikalarda kullanılan cinsten, kırık camlı bir floresan lambaydı. Bu şeffaf camlı, etrafı metal bir iskeletle örülmüş, dikdörtgen şekilli lamba, etrafa aydınlatmayan, daha çok odayı soluk bir sis içinde kaybolmuş gibi gösteren, beyazımsı bir ışık yayıyordu. Çatlak camlarından içine dolmuş siyah tozlar, minik kara karıncalar gibi topak olmuş, ışığın bir kısmını kesiyorlardı. Etrafta durmadan uçuşan, soba isine benzer tozlar vardı. Sinekler gibi uçup yüzüme konuyorlardı. Onları durmadan elimle kovmak zorunda kalıyordum.

Şaşkındım. Ani bir korku tüm vücudumu sardı ve aceleyle doğruldum. Tamamen betondan yapılmış, gri bir hücredeydim. Duvarlarda, nemden dolayı yol yol uzayıp giden çizgiler, küf rengi lekeler ve ince siyah çatlaklar vardı. Zeminden yükselen bulutumsu bir duman içerisindeymiş gibi görünen beton bir kutunun içinde hapsolmuştum. Korku ve merakla odayı incelemeye başladım. Tedirginlikle nerede olabileceğimi ve buradan nasıl çıkacağımı anlamaya çalışıyordum. Bu tekinsiz mekanda çok yavaş hareket etmeye özen göstermeliydim.

Odada renge dair hiçbir iz yoktu. Sonsuz bir griliğin içinde yitip gitmiştim sanki. Sonra odanın bir duvarında zar zor seçebildiğim demir bir kapı olduğunu fark ettim. Kapıya doğru koşup, kolu bütün gücümle zorlayıp açmaya çalıştım. Ama yerinden kıpırdamıyordu. Sonra kapıya vurup bağırmaya başladım. Herhangi bir kimsenin sesimi duyup duymadığını bile bilmiyordum. Bir süre uğraştıktan sonra pes edip bir köşeye oturdum. Düşünmeliydim. Bu bir kabus olmalıydı. Buraya nasıl gelmiştim?

Kim yapıyordu bu kötü şakayı? Paniğe kapılmamalıydım. Bir çıkış yolu bulacaktım elbet. Bir süre sessizce bekledim. Belki artık bu işkenceye son verirlerdi. Gücümün ve nefesimin tekrar normale dönmesi gerekiyordu. Ne ile karşı karşıya olduğumu bilmiyordum bile. Birileri bana fena halde kızmış olmalıydı. Birileri bana şaka yapıyordu. Bu kesindi. Ama ne olursa olsun bir an önce buradan çıkmalıydım.

Duvarlar, bu tek kapı dışında çıplaktı. Herhangi bir kamera cihazı veya havalandırma yoktu. O halde dışarı çıkmak için kesinlikle bu kapıyı açmak zorundaydım. Zaman çok hızlı geçiyordu. Acıkmaya ve susamaya başlamıştım. Su ya da yiyecek yoktu burada. Bağırıp haykırmak ve kapıyı yumruklamak da bir işe yaramıyordu. Kimse yoktu kapının ardında. Sonsuz bir sessizlik. Bu hücrede yapayalnızdım. ‘Ben deli değilim. Bu bir rüya değil. Düşünmeliyim. Buradan çıkmalıyım. Enerjimi boşa harcıyorum. Bu gerçek. Buradan çıkmalıyım!’ Saatler hızla geçiyordu. Kimse beni duymuyordu. Kimse gelmeyecekti. ‘Kimin umurunda? Burada olmam kimin umurunda? Yalnızca benim umurumda’. Kimse burada olduğumu bile bilmiyordu. İçeride nefes almak gittikçe güçleşiyordu ve ne kadar hava kaldığını kestiremiyordum. Paniğe kapılmaya başlamıştım.

Sonra büyük bir gürültüyle oda sallanmaya başladı. Sanki birisi bu beton kutuyu tekmeliyordu. Devasa bir çöp kamyonu ya da kocaman bir iş makinesi adeta beton kutuyu havaya kaldırıp silkeliyor gibiydi. Korkunç bir uğultu kulaklarıma doluyordu. Belki de metro tünelinin tam altındaydı burası. Çünkü odanın üzerinden büyük bir aracın geçmekte olduğunu sanıyordum. Duvarlardaki ve tavandaki ince çatlaklardan irili ufaklı taş parçaları dökülmeye başladı. Sanki deprem oluyordu. Ortalığı kalın bir toz tabakası kaplamıştı. Nefes almak iyice zorlaşmıştı. Toz, gözlerimi yaşartıyordu. Kollarım ve ellerim, düşen ve savrulan taş parçalarından dolayı sıyrıklarla dolmuştu. Bundan korunmam olanaksızdı. ‘Burada öleceğim!’ diye düşünürken sarsıntı birden kesildi. Düşen taşlardan birkaçı daha başıma isabet etti ve toz biraz olsun zemine çökek yatıştı. Öyle çok parçalanma olmuştu ki, duvarlarda açılan yarıklarda yer yer demirler görünüyordu. Odanın her yanı moloz yığınıyla kaplanmıştı ve ben dışarı çıkamıyordum. Sivri taşlar, ayağa kalkmaya çalıştıkça ellerime, dizlerime batıyor, kanatıyorlardı. Canım acıyordu. Üstelik bu cehennemde tek başınaydım. Çevremi zar zor görüyordum. Boğazım yanıyordu. Dudaklarım susuzluktan ve tozdan birbirine yapışmıştı. Her yanım beyaz lekelerle dolmuş, saçlarım ve kirpiklerim, sanki bu hafif, yapışkan ve inatçı maddeyle sıvanmıştı. Tozla yıkanmış gibiydim. Bembeyaz ama kirliydim. Yavaş yavaş ölecektim bu mezarda.

İçerisi dayanılmaz derecede havasız ve sıcak olmuştu. Terden sırılsıklamdım. Ellerimle, zayıf bir nokta var mı diye durmadan duvarların yüzeylerini yokluyordum. Pürüzlü doku avuçlarımı kesiyordu. Sarsıntıda açılan ufak boşluklara parmaklarımı sokup araştırıyordum umutsuzca. Parmak uçlarım beton demirlerine sürtüp yaralanıyordu. ‘Burada açlık ve susuzluktan ölmezsem tetanostan öleceğim’ diye düşünüyordum. Durum gittikçe daha vahim bir hal alıyordu. Öfkelenemeyecek kadar korkmuş ve paniklemiştim. Her yanım gerilmişti ve sızlıyordu. Kendimi bırakmak üzereydim. ‘Hatırlamıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Buraya nasıl geldim? İşten eve döndüm. Akşam erkenden yatıp uyudum. Şimdi buradayım işte ve çıkış yolunu bilmiyorum’. Kendi kendime konuşmaya başlamıştım. Geçen saatlerle birlikte aklımı da yitiriyordum sanki.

Gücümü topladığım her an kapıya saldırıp, o düşman kolu çevirmeye çalışıyordum. Ama açılmıyordu bir türlü. Demirden yapılmış bir mezar taşı gibi hareketsiz duruyordu öylece. Sanki kendi mezarımın içinde ölmemek için debeleniyordum. ‘Son’ hazırdı. Hayatın küçük bir maketi olmalıydı bu hücre. Sanki hepimizin kendi hücrelerinin içinde ölüme doğru koşarken, hayatta kalmak için çabalayıp durduğunu bana hatırlatmak için inşa edilmişti. ‘Nihai son’u biliyoruz oysa. Herkes için aynı olan o ‘kaçınılmaz son’u biliyoruz. Bir hücrede veya rutin bir yaşamın içinde olmamız ne fark ettirecek ki? Bunu anlamak için buraya kapatılmıştım. Fakat en az bu nihai son kadar gerçek olan başka bir şey daha vardı; hayatta kalma içgüdüsü. Saçma bir hayat yaşıyor olsak da bizi hayatta tutan içgüdü. İşte bu içgüdü haykırıyordu şimdi benim yerime; ‘her şeye rağmen yaşamalıyım, yaşamalım, yaşamalıyım!’

Kendi çığlık sesime uyandım. Hala beynimde yankılanıyordu o ‘yaşamalıyım’ sesi. Derin bir nefes aldım. Pencereden sabahın sütsü ışığı süzülüyordu. Güzel bir sabahtı. Henüz saatim çalmamıştı. Gördüklerimin etkisiyle sımsıkı yumruk yaptığım, bir önceki hareketli iş gününden kalan yaralarla dolu ellerim acıyordu. Bu kabustan uyandığıma sevinerek, yeni bir şantiye günü koşturmacasına hazırlanmak üzere yataktan kalktım. İşte asıl bu gerçekten kaçış yoktu.

 

Beklemek

•15/03/2012 • Yorum yapın

 

Gecenin karanlığında beklerken sıvılaştığımı hissediyorum. Yatağın içinden geçip zemine akıyorum. Zeminde şekilsiz bir birikinti oluşturarak bekliyorum…

Zaman geçiyor derken. Gelmiyorsun. Beklemekten sıkılıyorum.

Zemini de aşarak alt katlara sızıyorum. Oradan binanın temeline. Oradan toprağa.

Yerkürenin kalbine doğru çekiliyorum. O kızgın ateş topuna ulaşana dek durmuyorum. Gizemli ve çok güçlü bir mıknatıs bu. Karşı koyamıyorum. Yakacak beni illa ki.

Ateş topu beni içine alıyor sonra. Buharlaşıp yok oluyorum. Artık özgürüm. Evrene karıştı bedenim. Sonsuz karanlığa. Galaksiler arasında başıboş gezinen enerji parçacıklarına dönüştü.

Ama benden kalan bir şeyler var hala dünyada. Senin aracılığınla. Zihninde anılarım var, beyninde benim ektiğim tohumlar. Görüntüler hiç silinmeyecek, bir de kokum, burnundan hiç gitmeyecek…

Rüyalar var, beni canlı kılan. Seni de canlı tutacak. Aşk var kalbinde, bir zamanlar beden olan bu bir avuç enerji parçacığını ölümsüzlüğe ulaştıracak. Hücrelerine ve senin öz varlığına sinmiş olan benliğim var. Kendinden çıkarıp atamayacağın.

Gerçek asla ölmüyor, başının üzerinde salınıyor insanın. Hayat boyu. Sonra özgürce savruluyor, ait olduğu neresi varsa, oraya…

 

Ölüm-Kalım

•14/03/2012 • Yorum yapın

 

Bugün aynada yüzünü gördüm. Çok solgun görünüyordun. Gitgide kötüye gidiyorsun. Yüzün bembeyazdı. Gözlerinin etrafı kırmızı mor halkalarla çevriliydi. Sanki yuvalarına kaçmış gibilerdi. Eski bakışlarından eser kalmamıştı. Çöküyordun. Farkında mısın? Bu çöküş son zamanlarda iyice hızlandı. Yapabileceğin bir şey yok. Sona yaklaşıyorsun.

Çok zayıfladın. Ellerin titriyor. Geçen sabah bu titremelerden ve titremeleri durdurmaya çalışmanın getirdiği öfke yüzünden çay fincanını yere düşürdün. Bin bir parçaya ayrıldı fincan. Üzerindeki sevimli şekiller paramparça olmuş halde mutfak zeminine yayılmışken hiç de hoş görünmüyorlardı. En sevdiğin fincanındı. Kaybettiğin diğer şeylerin ve insanların yanında yerini aldı o da. Üzülme, yakında bunların hepsi bitecek. Rahatlayacaksın.

Bembeyaz, steril ve ilaç kokulu bir hastane odasındayız şimdi. Sen ve ben. Nihai sona çok yaklaştık diye öyle keyifleniyorum ki. Bu doktorların telaşla yeni tedaviler denemeleri de beni çok eğlendiriyor. ‘Hey! Oradakiler. Benden kurtulamazsınız kolayca. Ben çağın en korkulan kabusuyum. Ben HIV virüsüyüm. Bu zavallı ve ölümlü bedenin minicik bir hücresinin içinde sakin sessiz yaşıyorum şimdilik. Amacıma doğru emin adımlarla ilerliyorum. Onu bu kısa zamanda ne hale getirdiğime bir bakın. Bırakın huzurlu ölsün. Bütün bu ilaçlarınız yetersiz, anlamsız bir varoluşu biraz daha uzatmaya çalışıyorsunuz. Daha çok acı çektirerek, bu iskelet yığınına. Baksanıza. Yalnız o. Tüm dostları ve ailesi onu yalnız bıraktı. Benim ellerime. Ah! Sesimi bir duyabilselerdi. Neler anlatacaktım onlara. Yakında kimsenin benden kaçışı olmayacak. Yakında hepsi nasibini alacak bu oyundan…’

Bir şeyler mırıldanıyorsun. Ne dediğini çok iyi anlayamıyorum. Bağır biraz. Ah! Ama tabi ya, sesini de kaybetmeye başladın. Gücün yok konuşmaya. Gözlerini pencereye dikmişsin. Perdeleri açın, der gibi. Güneş ışığının sana çare olacağını mı sanıyorsun? Ben kendi hücremin içindeyim, sen de kendininkinin. Ölümünü bekliyoruz el ele. Ne dedin?

‘Vücudumu çökerten zavallı virüs, seninle biz aynı kaderi paylaşıyoruz, bir bağırsak parazitinden daha aptalsın, simbiyotik bir yaşamı anlayamadın. Seni besleyen eli ısırıyorsun, haberin yok, aslında kendi ölüm fermanını imzalıyorsun. Bilesin… Seni de götürüyorum beraberimde, bu çatı parçalanıyor artık, senin başının üzerinde… ‘

Ne saçmalıyorsun sen? İlaçların etkisinden olsa gerek. Beni bağırsak parazitiyle kıyaslıyorsun. O aşağılık yaratık, kendi huzurlu yaşamı içinde al gülüm ver gülüm yaşayıp gider. Oysa ben öyle miyim? Anlaşma yapmam. Ya hep ya hiçtir benim için. Savaşırım sonuna dek. Ya ölüm, ya kalım. Ya yeneceğim, ya yenileceğim. Ama dur bir dakika. Sen neden bahsediyorsun? Yenmek? Benim seni yenmem, aslında benim de yok olmam anlamına geliyor. Nasıl olur? Bunca yıllık evrim, benim gibi zeki bir virüsün bunu aşmasını sağlamış olmalıydı. Bir bağırsak paraziti benden daha mı zeki yani? Fakat ondan kimse korkmaz ki. Fakat…

Yeni bir tedavi deniyorlar. Askerleri hücremin kapısında bekliyor. Beni yok etmek için hazırlar. Ama ben istemezsem bunun olamayacağını bilmiyorlar mı?. Şimdi anlıyorum. Kaderim belli. Ya içinde olduğum bu binayı dinamitleyeceğim, ya da kendimi bu askerlere feda edip binayı kurtaracağım. Sanırım bu daha cesurca olurdu. Zaten bu kadın öyle kolayca pes edeceğe de benzemiyor pek. Beni uğraştıracak. Şimdiden aklımı çelmeye başladı bile. Bu seferlik kabul ediyorum haklılığını. Bu seferlik…

İşte geliyorlar. Kapı neredeyse eridi sayılır. Odayı dolduran bu güneş ışığı da canımı sıkıyor. Şimdilik yenilen benim ama benden sonrakiler bu sorunun çözümünü ‘dna’larında taşıyacaklar nasılsa. Hem öldürüp hem de hayatta kalacak onlar. Umuyorum. İntikamımı alacaklar bu insan soyundan. Sonunda gülen ben olacağım…

 

Dilek Kuyusu

•05/03/2012 • Yorum yapın

 

SABAH

Ufak teknenin ardında bıraktığı beyaz çizgiler, tendeki jilet kesikleri gibiydi denizin maviliğinin üzerinde. Ufukta yükselen buğulu, gri adacıklar görünüyordu. Jiletten gemiler, birbiri ardına yırtıyordu denizin derisini. Su titreşiyordu. ‘Suda yaşamalıydım’ diye düşündü. Karada çok fazla kötü koku vardı. Koku almak istemiyordu. ‘Keşke koku duyum körelse’ dedi yavaşça. Yanındaki kadın ters ters baktı ona. Üstüne alınmıştı düpedüz. Sinirlendi kadın…

Kadının kucağında bir saksı vardı, saksıda da mor bir çiçek. Yere düşmesin diye sımsıkı tutuyordu saksıyı. Çiçek kendisine alayla bakıyor gibi geldi. Sanki çiçeğin gözleri vardı ve ona bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Menekşeleri düşündü. ‘Evet’, dedi, ‘bu yüzü olan bir menekşe ve benimle konuşuyor…’

Saksıdaki bir çiçeğin akvaryumdaki balıktan ne farkı var ki? Bir çiçek, uçsuz bucaksız bir vadide yetişmiyorsa, vatansız, köksüz ve yalnızdır. Oradan oraya savrulan göçmenlere benzer, ayaklarında görünmez bir pranga. Diğerlerinin göz zevkini tatmin etmesinin dışında, hoş bir çiçeğin var olmasının anlamı ne? Orospu çiçek saksıda işte… Sanki vitrinde kendini sergileyen çıplak bir kadın gibi. Zevk veren ama gerçekten yaşamayan. Görevi, güzel renkler ve kokular saçmak etrafa. Hepsi bu…

‘Anladım’, diye düşündü, ‘beni yargılıyor bu çiçek. O da benim gibi aslında. Aslında benzer kaderlerimiz birbirine. Belki ben yürüyebildiğim için biraz daha şanslıyım, o kadar. Yürüyebildiğim için. Yürümek…’

Yürüyordu. Nereye yürüyordu? Ayakları onu nereye götürürse işte. Nereye olduğunun önemi yoktu o anda, o güzel havada, sadece yürüyordu. Çiçeği düşünerek, ve çiçeğin asla gidemeyeceği ülkeleri, asla göremeyeceği insanları, asla soluyamayacağı havaları ve asla tanık olamayacağı aşkları düşünerek. Ha bir de, kıyısında dahi yeşeremeyeceği denizleri… ‘Yazık çiçeğe, ne şanssız zavallı… Bunları yapamadıktan sonra yaşamanın tadı mı kalır? O çiçeğin yerinde olsam intihar ederdim kesin. Tatsız bir hayatı sürdürmek ne kadar korkakça olurdu…’

‘Peki ya ben?’ dedi sonra. Kafası karışmıştı biraz. Bu sefer kendini sorgulamaya başlamıştı; ‘ya ben ne durumdayım? Yürüyebiliyorum ama nereye? Bu söylediklerimi kendim yapabiliyor muyum? Benim hayatım tatlı mı? Çiçek bile güldü bana. Üstelik, sanki alay etti benimle. Üstüme başıma, saçlarıma bakıp alay etti çirkinliğimle. Kendisi kadar güzel olmadığım için hoşlanmadı benden. Sanki; sen, tükettiğin havayı hak etmiyorsun, der gibiydi. Haklıydı belki de. Ama belki de ben abartıyorumdur. Olamaz mı?’

Güneş tepede yükseldi. Sıcaktan ve susuzluktan sayıklamaya başlamıştı kendi kendine. Yol gittikçe uzuyor gibiydi ayaklarının altında. Eriyen bir macun gibi. Kendi hayatı da çok uzamıştı. Ağzında geveleyip durduğu, tadı kaçmış bir sakız gibiydi o da. Tükürüp atmak istediği, ama bir şekilde açlığını bastıran. Onu atınca yeni tatlara ihtiyaç duyacağından korkuyordu.

‘Saklanabilsem…’ diye düşündü; ‘bir saklanabilsem çok uzak ülkelere. Hayatın durağanlaştığı, hatta bir çeşit yokluğa yaklaştığı bir güneş ülkesi vardır belki. Ötede bir yerlerde. Ama sıcak olmalı. Öyle sıcak olsun ki, zaman yavaşlasın, aksın insanın vücudundan, eriyerek… Milyonlarca kum tanesi içinde bir tek ben olsam. Yalnızlığım ve ben, birlikte dalsak maviliklerin karnına… Benden başka kimsenin yaşamadığı bir güneş ülkesi var mıdır?’

ÖĞLE

Sonunda dilek kuyusunun başına varabilmişti. Buraya gelmek için evden çıktığını hatırladı birden. Düşünceler yine bozmuştu dengesini. Düşünceler sonu olacaktı bir gün ama düşünmeden de duramazdı ki insan…

Elindeki parayı evirip çevirirken aklından bin bir türlü düşünce geçiyordu yine; ‘istediğin anda yaşamaya son verebileceğini bilmek sakinleştirici olmalı’ dedi, belli belirsiz. ‘Ölmek için cesaret gerekiyor mu? Ha birkaç yıl önce, ha birkaç yıl sonra? Belki de hayat dediğin, yalnızca bir sonraki festivale odaklanıp düşünmek ve planlar kurmaktan ibarettir…’

Sabahtan beri, aklında sevdiği bir yazarın kitabında rastladığı dizeler vardı. Bir çeşit dua gibi yineleniyordu zihninde dizeler, yankılanıyordu:

Bir mekandan bir mekana konup göçeriz şen,

Vatan nedir bilmeden, fazla eğleşmeden hiç birinde,

Evrensel ruh açar ufkumuzu, özgür kılar bizi,

Aşama aşama alıp çıkarır bizi yücelere, enginlere…

‘Burası, bir güneş ülkesi değil, burası benim dünyamın sığamayacağı kadar küçük bir bahçe. Kadim zamanlardan kalan mezarların serinliği ve loşluğu var burada…’ Kendisini tuhaf bir dinginlik ve huzura kaptırmıştı yine de. Neredeyse esrime diyecekti. Mezarların sessizliği sakinleştirir ya insanı… Ve bu kuyunun karanlığı… Davetkar sonsuzluğu… Kuyunun çağrısı…

‘Tıpkı bu kuyu gibi hayatım. O yüzden gitmeliyim. Bahçe kendi kendine güzel. Ama ben bu güzellikle yetinemem artık. Beni çağıran farklı bahçeler, belki de ormanlar var…’ Dileğini tutup, yavaşça attı parayı kuyunun karanlığına. Ufak bir pırıltı önce, sonra hafif bir çınlama sesi ve sessizlik…

Gülümsedi. Biliyordu dileğin olacağını. O anda tarif edilemez bir mutluluk içindeydi. ‘Aşk gibi’, diye düşündü, ‘kendinden geçiren insanı, farklı bir boyuta sürükleyen bir duygu. Bilinmeze, bilinmediği için güzeldir ya aşk. Ölüm gibi çekici ve arzulanandır aslında…’

Oradan ayrılmak istemiyordu hiç, ama görevini tamamlamış gibi hissediyordu. Hava kararıyordu. Gitmeliydi.

AKŞAM

Eve doğru yürürken nedense birden çiçek geldi aklına. Ne kadar güzeldi saksının içinde. Ne kadar el altında, fakat anlaşılamaz bir güzelliği vardı. Yaratımının mükemmelliğine hayran kalmamak imkansızdı. Özgür olmalıydı böylesi güzellikler, el değmemiş ve saf olmalıydı…

O sırada başında keskin bir acı duydu, sonra büyük bir uğuldama kulaklarında. Yerde yatıyordu. Hareket edemiyordu bir türlü. Şaşırmaya bile fırsatı olmamıştı. Gözleri açıktı, etrafına saçılmış toprak parçalarını görüyordu.

Gözlerini kırpıştırıp daha dikkatle bakınca çiçeği fark etti. Başının hemen yanındaydı. Parçalanmış saksı kırıkları arasından ona gülümsüyordu. Giderek büyümekte olan bir kan gölünün ortasında, kırmızı renkle tuhaf bir uyum yakalayan mor yapraklarıyla eşsizdi. Gözleri daha da kararmıştı sanki, ve göz bebekleri beyazdı. ‘Sonunda’ dedi, ‘intihar edecek gücü buldum kendimde. Attım kendimi balkondan aşağıya. Beni hapseden bu zindandan kurtuldum. Beni bağlayan kibirdi, yendim onu, kırdım saksımı ve özgür kaldım. Seninle tam da bu noktada buluşmamız kısmet olacakmış demek ki. Bu bir tesadüf mü sence?’

‘Hayır’ dedi fısıltıyla. Taş kaldırım üzerindeki kan bordoya dönerken artık hiçbir şey hissetmiyordu. ‘Bunu dilemiştim. Nasıl olacağını bilmiyordum ama, ölümü dilemiştim. Ne kadar kısa sürede gerçekleşti dileğim. Daha bir gün bile geçmeden üzerinden…’

‘Ne şanslısın…’ dedi çiçek; ‘sen de öyle…’ dedi kadın; ‘baksana, sonsuzlukta buluşacağız tekrar… Belki bedenlerimizi değişip tekrar dünyaya geliriz; sen bir kadın, ben de çiçek olarak… Kim bilir…’

Son nefesini vermeden önce, düşünceler uçucu bir sıvı gibi değip geçiyordu zihnine; ‘Ne hoş. Çok çabuk gerçek oldu dileğim. Daha gün bitmeden…’

Sonra bir fısıltı geçti dudaklarından; Bir mekandan bir mekana konup göçeriz şen… Evrensel ruh açar ufkumuzu, özgür kılar bizi…

 

Bir Deli ile Konuşma-4

•04/03/2012 • Yorum yapın

 

Onu özellikle sabahları, hastanenin resim atölyesinde çalışırken görürdüm. Adı Arif’ti. Eskiden çok ünlü bir ressammış. Yurtdışında, sanırım Paris’te eğitim aldıktan sonra yurda dönmüş. Fakat bir süre sonra, -belki de bu topluma uyum sağlayamadığından olacak- hastalanmış. Çok önemsememiş ilk başta. Bir iki psikiyatriste gidip gelmiş. Hepsi de farklı ilaçlar denemişler. En sonunda ilaçları da, doktora gitmeyi de kesmiş.

Dostlarıyla da görüşmüyormuş. Ailesi, çevresindekiler, herkesi uzaklaştırmış kendisinden. Aylarca haber alamıyorlarmış ressamdan. Bir sevgilisi olduğu biliniyormuş. Aynı zamanda modeli. Bir süredir kadın da dış dünyadan kopuk yaşıyormuş. Kadının arkadaşlarının sonradan anlattığına göre, büyük ve tutkulu bir aşkmış yaşadıkları. Öyle herkese kısmet olmayan. Büyülü fakat yıkıcı olabilen…

Kadından uzun süre ses çıkmayınca arkadaşları polise haber vermiş. Ressamı ve sevgilisini, kent dışındaki atölyede bulmuşlar. Kadının, ‘sığınağım’ diye arkadaşlarına söz ettiği atölyede. Adam, büyük bir kan gölünün ortasında oturur haldeymiş. Üstü başı boya ve kan lekeleriyle kaplı. Kadın tam yanında, çırılçıplak yatıyormuş. Göğsünde saplı bir bıçakla. Sanki uyuyor gibiymiş yüzü. Adamsa tinerli bir bezle ellerindeki kanı temizlemeye çalışarak, onu bulan polislere sürekli bağırıyormuş; ‘lütfen biraz daha tiner getirir misiniz? Bu kırmızı boya öyle kolay kolay geçmiyor. En zor çıkan şeydir insanın tırnaklarından, bu kırmızı boya… Bilir misiniz?’

Akli dengesinin yerinde olmadığına karar veren hakim, onu yıllar önce buraya gönderdi. Sonraları düzeldi, sakinleşti ve hatta, bir süredir resim yapmaya da başladı. Bunu bir ilerleme olarak görüp sevindik hepimiz. Ama yine de doktoru olarak, hele ki öyle büyük bir travma sonrası, kendisini sürekli gözlem altında tutmayı ihmal etmedim. Hem biraz kuşkucu, hem de umutla yaklaşmayı seçtim bu hastaya… İyileşecekti, biliyordum…

İlaçlarını biraz daha azaltmaya karar vermiştim. Rapor yazıyordum ki, hemşire kapıyı bile çalmadan telaşla girdi odaya; ‘çabuk’ dedi, ‘doktor bey, çabuk resim atölyesine gelin! Arif saldırganlaştı birden…’

Atölyede iki hastabakıcının zapt etmeye uğraştığı Arif, elindeki boya spatulasını bıçak gibi sımsıkı tutmuş, sağa sola savurarak kendini korumaya çalışıyordu. Adamların ellerinden kurtulmak için çırpınıyor, bir yandan da; ‘bırakın beni, gitmeliyim buradan!’, diye haykırıyordu. Çalışmakta olduğu tuvali delik deşik etmişti. Krize girmeden hemen önce, gün batımını izleyen çıplak bir kadını resmettiği anlaşılıyordu kalan izlerden. Her birinin üzerinde kadının bir uzvunun seçildiği, paramparça olmuş boyalı bez parçaları resim sehpasından aşağı sarkıyordu. Ürkütücü bir manzaraydı bu.

‘Bırakın!’, dedim, ‘sakin olun. Ne oluyor burada?’ Hastabakıcılar bıraktılar onu. Hemen kaçıp atölyenin bir köşesine attı kendini. Başı ellerinin arasında, kendisini saklamaya çalışır gibi büzülüp kaldı olduğu yere. Korktuğu belliydi. Yanına gidip; ‘neyin var?’, diye sordum yavaşça. Yüzüme bakmadı. Cevap da vermedi. Hemşireye işaret edip iğnesini yapmasını söyledim. ‘Daha sonra konuşuruz’, dedim, ‘önce bir sakinleşsin’

Odasına gittiğimde benimle hiç konuşmadı. O günü izleyen haftalar boyunca tek kelime çıkmadı ağzından. Artık resim de yapmıyordu. Sağ yanına yatmış, öylece beyaz duvara bakıyordu. Endişelenmeye başlamıştım. Tam ilerleme görürken bu ani dibe çöküşün nedeni neydi?

Sonra bir gün ona neden artık resim yapmadığını sorduğumda bana cevap verdi. Yüzüme bakmadan; ‘renkler…’ dedi, ‘renkler beni öldürmeye çalışıyor. Onlar çok güçlü. Karşı koyamıyorum öfkelerine…’

‘Belki birlikte başarabiliriz’ dedim, ‘onlara karşı birlik olabiliriz’

Başını çevirdi birden. Heyecanlanmıştı. Yeniden resim yapmak istediğini gözlerinden okuyabiliyordum; o sonsuz korkunun gizlediği arzuyu… ‘Peki’ dedi. ‘Ancak doktor bey, bunun için bir belge hazırlamalısınız. Altına imzanızı da atın ama. Böylece, yani yazılı bir kağıt olursa, artık beni öldürmeye çalışmazlar…’

‘Tamam’, dedim ve artık güvende olduğunu, renklerin onu asla öldüremeyeceklerini belirten imzalı bir kağıt hazırlayıp verdim kendisine. Gülümsedi ve teşekkür etti. Neşeli bir şekilde koşarak bahçeye çıktı. Başka bir hastayla konuştuğunu görüyordum pencereden. Elindeki kağıda bakıp hararetli hararetli tartışıyorlardı.

Ertesi sabah onu atölyede bulacağımı umarak içeri girdim. Ancak orada değildi. Odasına gittim sonra. Yine aynı şekilde, yüzü duvara dönük, hareketsiz yatıyordu. Yerde, üzerinde ölü minik siyah karıncalar varmış gibi görünen beyaz kağıt parçaları. ‘Nasılsın bugün?’ dedim; ‘atölyeye baktım önce. Yeni resim göremedim…’

Hayatımda duyduğum en umutsuz, en karanlık ses tonuyla konuştu; ‘doktorcuğum, insan gibi kuvvetli bir mahlukatın bile, öldürme içgüdüsü aklına ve iradesine ve hatta duygularına galip geliyor. İnsan, en sevdiğine, en yakınına bile güvenemez. Sen, sonuna kadar kendi kendini öldürmeyeceğine dair, kendine garanti verebilir misin?’

‘Veremem’ dedim dürüstçe. Bu insanlarla iletişim kurarken, yalanın ve ikiyüzlülüğün daha kötü sonuçlar verdiğini tecrübelerimden biliyordum. ‘İnsan hastalanabilir günün birinde. Daha önce olmadığı bir kişiliğe bürünebilir. Kendine ve etrafındakilere zarar da verebilir. Bunun olmayacağına dair garantiyi elbette veremeyiz. Ama bakarsın, bir gün iyileşebilir de…’ diye ekledim, gülümsemeye çalışarak.

Bana doğru döndü yavaşça. Yüzünde büyük bir bıkkınlık ve alay ifadesi vardı. Dedi ki; ‘peki doktorcuğum, sen bugün sağlıklısın, fakat yarın hastalanabilirsin. Burada benim yanımda yatabilirsin. O halde, kendi kendine bile güvenemeyen bir insanın imzasına ben nasıl güvenebilirim ki?’

 

Kurban

•01/03/2012 • Yorum yapın

 

Oldukça şık ve konforlu bir tiyatro salonundaydım. Ceviz kaplama duvarlardaki lambalardan sıcak ve dingin ışıklar yayılıyordu. Koltuklar ve yumuşak kadife sahne perdesi kırmızıydı. İnsan, içeride kırmızı ışığın hakim olduğu bir film yıkama odasında bulunduğu hissini duyuyordu. Salon gittikçe kalabalıklaşmaya başlamıştı. Sanırım iyi bir oyun olacaktı.

Tiyatro, şehrin en zengin semtlerinden birindeydi. Dolayısıyla içeriyi dolduran kalabalık, son derece şık giyimli kadın ve adamlardan oluşuyordu. Nazik mırıltılar ve jestler arasında yerlerini almaktaydılar. Kimisi ellerindeki broşürü okuyordu altın kaplama gözlükleriyle, kimisi bir tanıdığını selamlıyordu kibar bir gülümsemeyle. Onlar için rutin bir günün akşamıydı. Akşam yemeği sonrasında yaşanan sıradan bir tiyatro keyfi. Benim için de öyleydi kuşkusuz. Ama benim için sıradan olan, onlar için pek de sıradan olmayacaktı. Göreceksiniz. Sabredin biraz…

Oyun, hümanist bir Alman yazarın savaş karşıtı romanından uyarlamaydı. Oldukça dokunaklı bölümler vardı oyunda. Örneğin; ‘Ölü Asker’ adlı şiir okunurkenki, ‘boyu bir seksen, derinliği bir elli’ deyişi sırasında herkes çok duygulanmıştı. Hatta, oyuncuların ‘asker ölmez’ iniltileri arasında can verdikleri sahnede, artık kimse gözyaşlarını tutamadı. Hele sevgilisini cepheye gönderen kadının, ona okuduğu ağıt yok mu? Salondaki en duygusuz insanın bile içi cız etmiştir kesin…

Oyunun sonuna gelinirken, yukarıdan büyükçe bir kütlenin, sahnenin ortasına doğru yavaşça indirildiği seçiliyordu. Öyle ki sahneyi, aşağıdan yansıtılan ölgün bir ışık aydınlatıyordu. Kütle çırpınıyordu. Birden bir spot ışık yandığında bunun, ayaklarından bağlanarak kalın bir zincire asılmış bir koyun olduğunu gördük. Hayvan baş aşağı duruyor ve boğuk sesler çıkarıyordu. Sonra, uzun kahverengi deri bir palto giymiş olan bir oyuncu, elinde kocaman ve parlak bir kılıçla karanlıktan çıkarak hayvana doğru ilerledi. Herkes nefesini tutmuş bekliyordu. Bütün salon, duvarlardaki lambalardan kızıl bir duman gibi yayılan kıpkırmızı bir ışığa boğulmuştu.

Ne yapabilirdi ki adam? Herhalde bu oyun içinde sembolik bir hareketti. Fakat yanılıyordu herkes. Çünkü adam, insanların şaşkın bakışları karşısında, tek, kesin ve sert bir darbeyle hayvanın başını gövdesinden ayırıverdi. Kan, sanki derin bir kuyunun dibinden yeryüzüne zorla bir yol bulmuşçasına bir güçle fışkırıyordu etrafa. İnsanların üstlerine, duvarlara, duvardaki lambalara, zemine… Çığlıklar yükseliyordu aynı anda. İnsanlardan bazıları ayağa kalkmış, üstlerindeki kanı temizlemeye uğraşıyordu. Kimisi aceleyle kapıya yönelmişti. Bazılarıysa, bu beklenmedik gösteri karşısında hipnotize olmuş gibi, yerlerinde kımıltısız oturuyorlardı. İnatçı kan, hepsinin yüzlerinden üzerlerindeki kürk ceketlere akarken, sanki az önce bir insan kurban edilmişçesine dehşet içinde görünüyorlardı. Büyük bir kaos yaşanıyordu salonda. Haykıranlar, ağlayanlar, koşanlar ve sadece donup kalanlardan oluşan bu kanlı kalabalık, Dante’nin cehennemini hatırlatmıştı bana.

O sırada sahnede beliren çırılçıplak kızı hiç biri fark etmemişti. Bütün bu karmaşa sırasında sahnede işini yapmakta, yani hayvanın derisini yüzmekte olan adam ise, olanlardan hiç etkilenmemiş görünüyordu. Yavaş ve teatral hareketlerle, adeta bir tür ritüel gibi hayvanın derisini eline aldı ve çıplak kızın omuzlarına yerleştirdi.

Kızın beyaz vücudundan aşağıya süzülen kan, sahnenin tahta döşemesinden akarak salonun halı zeminine ulaşıyordu. Kızın yüzü ifadesizdi. Sanki gerçekleştirilmesi gereken bir kurban töreninden sonra, artık insanlığın daha iyiye gideceğine olan kör bir inançla bakıyordu. Gözlerinde delice bir parıltı vardı yalnızca ve gözlerini gözlerime dikmişti bir çeşit meydan okumayla. Biliyordu… Çoğu farkında bile olmaz bu eşsiz dakikaların. Ama bu gencecik kız biliyordu. Biraz sonra bir kapıdan geçip, ölümlülerinkinden çok farklı bir dünyaya adım atmak üzere oluşunun farkındaydı…

Vakit gelmişti. Benim ve onun için. Oyununu bitiren adam seyircileri selamladı ve geri çekildi. Salonda hala yaşadıkları şokun etkisinde oturup kalan bir kaç kişi vardı. Sıra benim gösterime gelmişti. Fakat ne yazık ki bazen izleyicim olmaz. Ayağa kalkıp sahneye doğru ilerledim. Kız, gözlerini benden ayırmadan her hareketimi izliyordu. Üstelik korkudan eser yoktu gözlerinde. Bir çeşit teslimiyetle ellerini bana doğru uzattı.

‘Vakit geldi’ dedim. ‘Biliyorum’ dedi, ‘memnunum buna’. Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Genelde insanlar, ölüm meleklerinin gülümsediklerine çok fazla tanık olmazlar. Bu kız farklıydı. Ölümü gülerek karşılıyordu.

‘Biliyorsun’ dedim, ‘dünyada herhangi bir masum canlı öldürüldüğünde karşılığında başka bir masumun canı alınmalıdır. Bunun için buradayım. Koyuna karşılık seninki…’

‘Evet’ dedi, ‘biliyorum. Böyle olmasını ben istedim. Anlamaları için. Ama hepsi gitti. Tek bir aklı başında tanık dahi kalmadı…’

Kız haklıydı. Yüreğinde duyduğu tüm iyi niyet boşunaydı. Anlamayacaklardı. Kendilerine dokunmayan her ölümde, kürklerine sarınarak kaçacaklardı. Onlar için ölüm, sadece kendi başlarına geldiğinde gerçekti. Aksi halde ölüm bir tiyatro oyunuydu, bir film sahnesiydi, düşman ülkenin barbar askerinin başına gelendi…

Kız, ayaklarının dibindeki kan birikintisinin içinde beyaz ve zarif bir hilal gibi parlarken, yüzyıllardır aynı şeyleri yaşamaktan bıkmış olan ben, gökyüzüne geri dönüyordum. ‘İyi ki bir ölüm meleğiyim’, diye düşündüm, ‘yoksa nasıl katlanırdım bu insanoğlunun ikiyüzlülüğüne? Dayanamazdım, kendimi kurban etmem gerekirdi…’

 

Bir Bitişin Ardından

•01/03/2012 • Yorum yapın

 

Bir makasın iki ucu gibiydi bu aşk; kapanırsa kesecekti ikimizden birisini…

Tekrar tekrar tekrar terk edilmek. Tekrar tekrar sevilmek ve terk edilmek. Sevilmemek ve terk edilmek. Yüzünü unutmak yavaş yavaş. Her gece, beni terk ettiğin o geceyi yeniden yaşamak. Çocuk doğurur gibi, ertesi gün unutmak ve gece yeniden yaşamak aynı acıyı. Dünya zamanıyla her gece. Bu nasıl bir his, tahmin edebiliyor musun?

Ölmek ve dirilmek ve yeniden ölmeyi istemek. Ölmeye bir türlü karar verememek. Acıdan katılaşmak sonra. Ölmeye bir anda karar vermek. Sonunda… Yumuşayıp hamurlaştığını hissetmek. Karar verdiğin an öldüğünü hayal etmek ve rahatlamak. Rahatlamak kısa bir süre. Gözlerini açınca, yine aynı sahnelerin beyninde tekrar etmesi. Ne oldu? Daha ölmedim mi? Hayır, cesaret edemedim yine ölmeye. Oysa kıyısına kadar gelmiştim uçurumun. Son anda bir el çekip çıkardı beni karanlıktan. Kimin eli? Benim elim. Kimin? Kendimin. Kimse yok aslında gerçekte. Sadece kendim ve ben varım. Varız. Biz? Biz hiç biz olmadık ki…

Hissizlik… Uyuşukluk… Gerçek anlamda bir hissizliği özledim. Kaygısızlığı. Onun gibi olmayı. Kalpsizliği özledim. Eskiden olduğum gibi. Bedel ödeyeceğim günleri düşünmemeyi özledim. Sadece hayal ettiğim ve sonucunu düşünmeden yaşadığım günleri. Onun şimdiki hali gibi olduğum zamanları özledim. İnsan ölüme yaklaştıkça, güçleneceğine zayıflıyor. Neden?

Yatağın ortasında bağdaş kurup oturmak mümkün mü sonsuza dek? Sonsuza dek. Aşksız kalmak mümkün mü? Peki özlemek mümkün mü bir hayaleti, kendi kafanda yarattığın? Akıl hastanesinin duvarına baktığını hayal edip aslında odanda olduğunu bilmek mi kötü olan? Yoksa bunun tam tersi mi yaşanan? Gerçekten içeride olmak mı daha iyiydi? Asla bilemeyeceğim. İçerisi mi, dışarısı mı? Hangisi daha kötü? Olması gereken ne? Yapılması gereken hep kötülüktür belki de…

Terk edilmek… Yeterince çok sayıda yazıldığında kağıt üzerinde anlamını yitirir. Bütün kelimeler gibi o da anlamsız olur. Bunlar insan uydurmaları. Böyle duygular yok. Belki de lanetlenmiş insanlar bu duyguyu hissediyordur sadece. Karanlıkta kalmışlar gibi. Karanlığa ve aşka lanetliler…

Sonunda gecenin içinden bir kopuş sesi geldi işte. Bir sonlanış. Bir vuruş. Tık… Benim yapamadığımı gece yaptı. Ne mutlu bana. Yine benim yerime o başardı. Benim yerime başkalarının yaptığı şeylerden biri daha. Benim yerime başkalarının son noktayı koyması gibi. Tık…

Sessizlik şimdi. Aşktan arta kalan göz yanmaları. Kırmızılık biraz. Başka bir şey yok. Kalp, ağrı duyamayacak kadar ölü. Nefes, derinden alınamayacak kadar halsiz. Bitiyor işte. Az kaldı…

Sayıklamalar. Sarf edilen son kelimeler asla son olmazlar. ‘Bu son’ dendiğinde o soytarı umut aynadan sırıtır insana. İşkence uzar gider böylece. Duygular içte çürüyene dek. Neyse ki hayat söyler son sözü hep, insanların kelimelerinin yerine. Bir buçuk metrelik bir derinlikle…

SON

 

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.